10 Nisan 2026

1957 Ankara: Sandıkta Çürüyen Bilet ve Çalınmış Bir Kader

Sandıkta Çürüyen Bilet ve Çalınmış Bir Kader

1987 yılının kasvetli bir Ekim ayında, Turgut Öğretmen elli beş yaşının verdiği ağırlıkla, annesinden kalan o eski, ahşap evin yatak odasında yere çökmüştü. Odanın içini genzi yakan ağır bir naftalin ve kurumuş lavanta kokusu kaplamıştı. Geçen hafta toprağa verdiği annesinin eşyalarını toplamak, sandığını boşaltmak ona kalmıştı. Yılların yorgunluğunu taşıyan elleriyle, ceviz ağacından yapılma o devasa çeyiz sandığının kapağını usulca kaldırdı. İçeride sararmış kanaviçeler, kullanılmamış basma kumaşlar ve eski fotoğraflar vardı. Turgut, eşyaları ruhu çekilmiş gibi, donuk ve ağır hareketlerle kenara ayırırken, sandığın en dibinde, işlemeli bir bohçanın altına gizlenmiş küçük, teneke bir kutu ilişti gözüne.

Sandıkta Çürüyen Bilet ve Çalınmış Bir Kader

1974 Kıbrıs / Mersin Postada Kaybolan Ömür ve Geri Gelen Yüzük

Postada Kaybolan Ömür 

1974 yılının o kavurucu Ağustos sıcağında, Beşparmak Dağları’nın eteklerindeki siperlerde barut ve ter kokusu birbirine karışmıştı. Gökyüzü, adanın bitmek bilmeyen güneşi altında adeta eriyor, askerlerin yüzündeki toza ve yorgunluğa yapışıyordu. Haftalardır süren çatışmaların, uykusuz gecelerin ardından bölüğe postanın geldiği o gün, herkesin yüzünde memleketten gelecek bir satır haberin umudu vardı. Yirmi iki yaşındaki Kemal, ismini duyduğunda kalbi göğüs kafesini kırarcasına çarparak komutanının yanına koştu. Elinde, üzerinde Mersin postanesinin damgası olan küçük, sarı bir zarf vardı.

1974 Kıbrıs / Mersin: Postada Kaybolan Ömür ve Geri Gelen Yüzük

06 Nisan 2026

İzmir Vizörde Asılı Kalan Son Gülüş

1974 İzmir: Vizörde Asılı Kalan Son Gülüş

1974 yılının o ılık ve iyot kokulu Nisan ikindisinde, İzmir Kordon boyu fayton sesleri ve martı çığlıklarıyla yankılanıyordu. Rüzgar, denizden kopardığı o ferahlatıcı tuz kokusunu kordon boyunca gezinen insanların yüzüne çarpıyordu. Boynunda asılı duran emektar fotoğraf makinesiyle sokak fotoğrafçılığı yapan yirmi yaşındaki Halil, palmiye ağaçlarının gölgesinde bir anlığına durakladı. Vizöründen sokağın ritmini izlerken, kadrajına o girdi. Ahşap bir bankta tek başına oturan, üzerinde uçuk mavi bir baharlık elbise olan genç bir kadın. Elindeki şiir kitabına öylesine dalmıştı ki, etrafındaki kalabalığın, faytonların gürültüsünün farkında bile değildi.

İzmir Vizörde Asılı Kalan Son Gülüş

Halil, nefesini tuttu. Kadın, okuduğu bir mısranın etkisiyle başını hafifçe kaldırdı ve denizin ufkuna bakarak o eşsiz, hüzünlü tebessümü dudaklarına yerleştirdi. Rüzgar, kestane rengi saçlarını havalandırdığı tam o saniyede Halil deklanşöre bastı. Şık... Makinenin çıkardığı o ince mekanik ses, kadının dikkatini çekti. Başını çevirip Halil’e baktı. Kızmadı, aksine gözlerinin içiyle o tebessümü Halil’e de sundu. Ardından kitabını usulca çantasına koydu, ayağa kalktı ve arnavut kaldırımlı yolda yürüyerek kalabalığın içinde kayboldu.

O gece karanlık odada, kimyasal suyun içinde o yüz yavaş yavaş belirmeye başladığında Halil’in kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Fotoğraf kusursuzdu. Siyah-beyaz aşk fotoğrafları, genellikle planlı çekilirdi ama bu karede hayatın ta kendisi, o habersiz yakalanan masumiyet vardı. Halil, bu fotoğrafı basıp ertesi gün o bankta bekleyerek kadına hediye etmeye karar verdi. Bu, o eski İzmir aşklarının başlayabileceği en şiirsel bahaneydi.

İzmir Vizörde Asılı Kalan Son Gülüş

Ertesi gün, aynı saatte o ahşap bankın karşısındaki çay bahçesinde yerini aldı Halil. Sağ göğsünün cebinde, kenarları özenle kesilmiş o fotoğraf duruyordu. Fakat kadın gelmedi. Bir sonraki gün yine bekledi, yine gelmedi. Rüzgarlar dindi, Nisan yağmurları Kordon’un taşlarını yıkadı, haftalar birbirini kovaladı ama o uçuk mavi elbiseli kadın bir daha o banka hiç oturmadı. Halil’in içindeki o ürkek umut, yerini yavaş yavaş ağır bir hayal kırıklığına bırakıyordu.

Ta ki o yağmurlu Salı sabahına kadar.

Halil, çay bahçesinin tenteli köşesinde oturmuş, bir yandan çayını yudumluyor bir yandan da masanın üzerinde duran günlük gazetesinin sayfalarını çeviriyordu. Gözleri, üçüncü sayfadaki küçük, siyah çerçeveli vefat ilanlarına kaydı. Bir an için nefesi kesildi. Çay bardağı elinden kayıp tabağa çarparken çıkardığı o tiz ses, zihnindeki tüm düşünceleri parçaladı.

Siyah çerçevenin içinde, Halil’in günlerdir göğsünün üzerinde taşıdığı o tanıdık yüz duruyordu.

İzmir Vizörde Asılı Kalan Son Gülüş

İlanın altındaki o birkaç satırlık yazı, Halil’in dünyasını başına yıkmaya yetti: "Ailenin biricik kızı, henüz yirmi iki yaşındaki Aylin Sönmez, Aydın yolunda geçirdiği elim bir trafik kazası sonucu aramızdan ayrılmıştır..." Kaza tarihi, Halil’in o fotoğrafı çektiği günün hemen ertesi sabahıydı.

Halil, titreyen elleriyle ceketinin cebindeki o siyah-beyaz fotoğrafı çıkardı. Günlerdir "Neden gelmiyor?" diye kendi kendine kurduğu senaryolar, platonik aşkın o masum sitemleri, gerçeğin bu buz gibi soğukluğu karşısında paramparça olmuştu. Kadın, ne onu reddetmişti ne de başka bir hayat kurmuştu. O, o banktan kalkıp yürüyüp giderken aslında sadece o sokağı değil, bu dünyayı da terk etmeye hazırlanıyordu.

Hüzünlü sonlar, bazen bir terk edilişten değil, kaderin o amansız kesintisinden doğardı. Halil, o günden sonra Kordon boyunda binlerce yüzün fotoğrafını çekti. Ama bir daha asla o banka makinesini doğrultmadı. Çünkü biliyordu ki; cebinde taşıdığı o fotoğraf, bir platonik sevdanın başlangıcı değil, gencecik bir kadının bu dünyaya bıraktığı o en son, o en güzel tebessümün yegane mührüydü.


Mühürlü Bir Not: Bazen günlerce yolunu gözlediğimiz, bize sırtını döndüğünü sandığımız insanların ardında ihanet değil, yaşamın o acımasız ve ani vedası gizlidir. Kendi senaryolarımızda kaybolurken, hayatın yazdığı o kesin ve soğuk sonları kabullenmek insanı ne kadar büyütür?

Gecenin İçinden Gelen Radyo Sesi

1982 İç Anadolu: Gecenin İçinden Gelen Radyo Sesi ve Kavuşmasız Sadakat

1982 yılının o dondurucu kışında, İç Anadolu’nun uçsuz bucaksız, zifiri karanlık yollarında ilerleyen ağır vasıtanın farları, sadece karla kaplı asfaltı değil, geceyi de ikiye bölüyordu. Direksiyon başındaki Yılmaz, yorgun gözlerini yola dikmişken, kamyonun içini ısıtan tek şey kaloriferin cılız üflemesi değil, göğüs kafesinin altında taşıdığı o görünmez sızıydı. Sağ eliyle direksiyonu sıkıca kavrarken, sol eliyle çatlamış ön konsoldaki radyonun düğmesini usulca çevirdi. Frekanslar arasında gezinirken duyulan o hışırtılı sesler, bozkırın rüzgarına karışıyordu.

Gecenin İçinden Gelen Radyo Sesi

05 Nisan 2026

Foça Rüzgarında Dağılan Yaz Aşkı

1998 Foça: Tuzlu Sularda Başlayıp Güz Rüzgarında Dağılan Bir Yaz Aşkı

1998 yılının o kavurucu Ağustos sıcağında, Eski Foça’nın dar taş sokakları ve sardunya kokulu pencereleri, şehirden kaçan yorgun ruhları ağırlıyordu. Ege’nin o meşhur, ürpertici derecede serin suları, sadece tenleri değil, gençlik sancılarını da yatıştırmak için oradaydı. 

Foça Rüzgarında Dağılan Yaz Aşkı

Sonbahar Rüzgarına Savrulan Çay Kokusu

 1967 Moda Sahili: Sonbahar Rüzgarına Savrulan Çay Kokusu

İstanbul, 1967 yılının o hırçın Ekim ayını karşılarken, Moda sahiline inen yokuşta rüzgar, asırlık çınarların sararmış yapraklarını acımasızca savuruyordu. Gökyüzü, yaklaşan ayrılığın habercisi gibi kurşuni bir renge bürünmüştü. Deniz, öfkeli dalgalarıyla kıyıyı döverken, ahşap sandalyeleri ve tahta masalarıyla meşhur o küçük çay bahçesinde sadece birkaç masada müşteri vardı. Selim, rüzgarın içine işleyen soğuğuna inat, yakası aşınmış öğrenci paltosuna sarınmış, gözlerini ufuktaki sisli adalara dikmişti. İnce belli bardaktaki çayı çoktan soğumuş, şekeri erimeden dibine çökmüştü.

Sonbahar Rüzgarına Savrulan Çay Kokusu

04 Nisan 2026

Porsuk Çayı’na Düşen Asker Mektupları

 1968 Eskişehir: Porsuk Çayı’na Düşen Asker Mektupları

1968 yılının o bıçak gibi keskin ayazı, Eskişehir’in meşhur Odunpazarı evlerinin ahşap pencerelerinden içeri usulca sızıyordu. Leyla, ocağın kenarına ilişmiş, titreyen elleriyle tuttuğu o sararmış zarfın üzerindeki askeri damgayı okşuyordu. Dışarıda Porsuk Çayı’nın buz tutmuş suları sessizce akarken, sobadan yayılan kömür kokusu odanın içindeki o ağır hasret havasına karışıyordu. Kemal gideli tam yedi ay olmuştu. Askeri okulu kazandığını öğrendikleri o gün, Kemal'in göğsündeki gururla Leyla'nın gözlerindeki o büyük çaresizliğin birbirine karıştığı an, zamanın durduğu yerdi. Kemal, üniformasını giymek ve vatanı için Eskişehir’i terk etmek zorundaydı; Leyla ise ailesinin katı kurallarıyla çevrili o dar dünyanın içinde, bu sevdanın dilsiz bekçisi olarak geride bırakılmıştı.

Porsuk Çayı’na Düşen Asker Mektupları

Ankara Garı’nın Soğuk Taşlarında Kalan Veda

1964: Ankara Garı’nın Soğuk Taşlarında Kalan Veda

1964 yılının o sert Kasım ayında, Ankara Garı’nın taş duvarları adeta gökten yağan hüznü emiyordu. Gri bulutlar, şehre ağır bir yorgan gibi serilmiş, yağmur peronun mermer zeminine ince ince işlemeye başlamıştı. Devasa saat, zamanı bir cellat edasıyla ilerletirken, etraftaki kalabalığın uğultusu iki insanın arasındaki o derin sessizliğe çarpıp dağılıyordu.

1964: Ankara Garı’nın Soğuk Taşlarında Kalan Veda

Bir Konağın Sessiz Vedası

Ihlamur Kokulu Ayrılıklar: Bir Konağın Sessiz Vedası

İstanbul’un o meşhur, yokuşlu sokaklarından birinde, ahşap kepenkleri yorgunluktan sarkmış, dış cephesi hatıraların ağırlığıyla çatlamış eski bir konak yükselirdi. Bahçesindeki dev ıhlamur ağacı, semtin tüm dertlerini dinlemiş bir bilge gibi göğe uzanırdı. Ancak o sonbahar, ıhlamur ağacının dallarından dökülen sadece yapraklar değildi; sanki zamanın kendisi, bir sevdanın bitişini ilan edercesine toprağa düşüyordu. Eski İstanbul aşkları, işte bu konağın serin sofalarında, gümüş tepsilerde sunulan hüzünlü birer hikaye gibi demlenirdi.

Ihlamur Kokulu Ayrılıklar: Bir Konağın Sessiz Vedası

03 Nisan 2026

Bir Sevda Masalı

İstanbul, 1954 yılının o meşhur dondurucu kışına hazırlanırken, Beyoğlu’nun dar bir ara sokağındaki yüksek tavanlı pansiyon odasında sadece bir kalem cızırtısı duyuluyordu. Genç yazar adayı Galip, masasının üzerindeki gaz lambasının titrek ışığında, kalbinin atışlarını mürekkebe döküyordu. Onun için romantik mektuplar yazmak, sadece bir haberleşme yöntemi değil; imkansızlığın içinde bir nefes alanı açmaktı. Karşısında duran boş kağıt, sevdiği kadın Leyla’ya giden tek yolun haritasıydı.

Bir Sevda Masalı