1968 yılının o bıçak gibi keskin ayazı, Eskişehir’in meşhur Odunpazarı evlerinin ahşap pencerelerinden içeri usulca sızıyordu. Leyla, ocağın kenarına ilişmiş, titreyen elleriyle tuttuğu o sararmış zarfın üzerindeki askeri damgayı okşuyordu. Dışarıda Porsuk Çayı’nın buz tutmuş suları sessizce akarken, sobadan yayılan kömür kokusu odanın içindeki o ağır hasret havasına karışıyordu. Kemal gideli tam yedi ay olmuştu. Askeri okulu kazandığını öğrendikleri o gün, Kemal'in göğsündeki gururla Leyla'nın gözlerindeki o büyük çaresizliğin birbirine karıştığı an, zamanın durduğu yerdi. Kemal, üniformasını giymek ve vatanı için Eskişehir’i terk etmek zorundaydı; Leyla ise ailesinin katı kurallarıyla çevrili o dar dünyanın içinde, bu sevdanın dilsiz bekçisi olarak geride bırakılmıştı.
Leyla, mektubun mührünü incitmekten korkarcasına yavaşça açtı. Kağıttan yayılan o hafif mürekkep ve kaput bezi kokusu, anında Kemal’i odanın ortasına, yanı başına getirdi. İstanbul'un soğuk yatakhanesinde, nöbet aralarında yazılmıştı bu satırlar.
"Leyla’m, ruhumun ince sızısı," diye başlıyordu mektup. Kemal’in o her zamanki dik, kararlı el yazısı, Leyla’nın adını yazarken sanki kağıdın üzerinde titremişti. "Burada, kışlanın bu devasa taş duvarları arasında bana Eskişehir’i, o Arnavut kaldırımlı sokakları ve senin o mahcup gülüşünü hatırlatan tek şey bu kağıt parçaları. Sabahın ayazında çalan kalk borazanı, komutanların o tavizsiz ve sert sesi, gece olup da başımı ranzamın yastığına koyduğumda bir anda silinip gidiyor. Gözlerimi kapattığımda sadece Porsuk kenarında elini ilk tuttuğum o gizli anı görüyorum. Giydiğim bu şanlı üniformanın ağırlığı omuzlarımı çökertmiyor Leyla; beni asıl ezen, asıl nefessiz bırakan şey, o Odunpazarı’ndaki ahşap evin penceresinde seni bensiz, kimsesiz ve boynu bükük bırakmış olmanın çaresizliğidir. Ben burada demir gibi olmayı öğreniyorum ama kalbim senin adını her andığında, o demir un ufak oluyor."
Leyla’nın gözünden kopan bir damla yaş, usulca süzülüp Kemal’in imzasının hemen yanına düştü ve mürekkebi hafifçe dağıttı. Alt katta babasının dinlediği radyodan yükselen o cızırtılı taş plak sesi, bu ayrılık sahnesinin ağır fon müziği gibiydi. Ailesi, Kemal’in gidişini bir kurtuluş, imkansız görülen bu gençlik hevesinin kesin bitişi olarak kabul etmişti. Fakat onlar, araya giren yüzlerce kilometrenin bu mektupları nasıl birer yangın yerine çevirdiğini bilmiyorlardı.
Leyla, gözyaşlarını elinin tersiyle sildi ve ahşap masasına oturdu. Gaz lambasının fitilini biraz daha açıp, çekmecesinden özenle sakladığı bembeyaz bir kağıt çıkardı. Kalemi kağıda değdiği an, içindeki tüm o bastırılmış çığlıklar, ailesine edemediği isyanlar mürekkebe dönüştü.
"Kemal’im, yurdum, sığınağım," diye yazdı. "Senin göğsünde taşıdığın o üniforma, benim bu dünyadaki en büyük gururumdur. Sakın ola ki aklın bende kalıp da vatan nöbetinde başını öne eğme. Eskişehir’in ayazı keskin, evet. Babamın kuralları, bu dar sokaklar her gün biraz daha üstüme geliyor. Seni o istasyonda uğurladığım gün, kalbimi de o trenin son vagonuna gizleyip seninle İstanbul’a gönderdim ben. Burada nefes alan, onlara itaat eden sadece gölgemdir. Sen o yatakhanenin taş duvarları arasında ne kadar üşüyorsan, ben de ocağı yanan bu kalabalık evin içinde o kadar yalnızım, o kadar üşüyorum. Ama bil ki Kemal, sen o parlayan yıldızları omuzlarına takana kadar, ben bu pencerenin önünde, Porsuk'un sularına bakarak bu sevdanın nöbetini tutacağım."
İki mektup, iki ayrı şehirde, iki ayrı ruhun kağıda dökülmüş feryadıydı. Biri askeri disiplinin o katı ve soğuk kuralları arasında filizlenen amansız bir özlem, diğeri ise geleneklerin ve ailenin gölgesinde yeşeren sessiz, asil bir direnişti. 1968 yılının o uzun kışında, birbirine dokunamayan eller, işte o zarfların içindeki satırlarda sımsıcak bir vuslat yaşıyordu. Eskişehir’in o puslu ve yorgun gökyüzü, kavuşamayan ama birbirlerinden asla vazgeçmeyen bu iki aşığın sırrını, o mürekkebi kurumuş satırların arasına sonsuza dek mühürledi.
Mühürlü Bir Not: Mesafeler sadece bedenleri uzaklaştırır; bir kağıdın üzerine damlayan aynı gözyaşı, iki kalbi dünyanın en aşılamaz duvarlarına rağmen tek bir cümlede birleştirmeye yeter.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder