1964: Ankara Garı’nın Soğuk Taşlarında Kalan Veda
1964 yılının o sert Kasım ayında, Ankara Garı’nın taş duvarları adeta gökten yağan hüznü emiyordu. Gri bulutlar, şehre ağır bir yorgan gibi serilmiş, yağmur peronun mermer zeminine ince ince işlemeye başlamıştı. Devasa saat, zamanı bir cellat edasıyla ilerletirken, etraftaki kalabalığın uğultusu iki insanın arasındaki o derin sessizliğe çarpıp dağılıyordu.
Peronun en ucunda, rüzgarın savurduğu siyah pardösüsüyle Orhan duruyordu. Elindeki yıpranmış deri valizin sapını, sanki hayata tutunur gibi sımsıkı kavramıştı. Hemen karşısında ise gözlerindeki yaşları gururuyla dizginlemeye çalışan Meryem vardı. Aralarındaki mesafe sadece birkaç adımdı; fakat o an, ikisi de bu birkaç adımın aslında bir ömürlük uçuruma dönüştüğünü biliyordu.
"Tren geldi," dedi Meryem. Sesi, dudaklarından dökülürken titriyor, yağmurun ve istasyonun gürültüsüne karışıp yitiyordu.
Orhan başını eğdi. Boğazında düğümlenen o kelimeleri zar zor yutkundu. "Biliyorum," diyebildi sadece. Gözlerini Meryem’in o hüzünle parlayan ıslak kirpiklerine dikti. "Sana bıraktığım o defteri... Lütfen sadece canın yandığında aç."
Meryem, yüzüne vuran soğuk rüzgara inat hafifçe gülümsedi; ama bu, kırık bir kalbin dökülen tebessümüydü. "Benim canım artık hep yanacak," diye fısıldadı.
O sırada lokomotifin o acı düdüğü, bozkırın sessizliğini yırtarak peronda yankılandı. Trenin devasa demir tekerlekleri raylara sürtünerek durduğunda, etrafa ağır bir kömür ve buhar kokusu yayıldı. Gitme vakti gelmişti. Ayrılık, artık sadece bir his değil; dokunulabilecek kadar somut, nefes kesici koca bir duvardı.
Orhan, elini uzatıp Meryem’in buz gibi parmaklarına son kez dokundu. Bu kısacık temas, söylenmemiş binlerce cümlenin vedasıydı. Ardından yavaşça arkasını döndü ve vagonun demir basamaklarına tırmandı. Kapı tok bir sesle kapandığında, Orhan hemen pencerenin kenarına geçti. Dışarıdaki soğuk, camı çoktan buğulandırmıştı. Titreyen eliyle camı sildi.
Meryem peronda, yağmurun ve bacadan tüten siyah dumanın tam ortasında, öylece duruyordu. Tren yavaşça sarsılarak hareket etmeye başladı. Demir tekerlekler ilk turunu döndüğünde, Orhan’ın kalbi de göğüs kafesini kırarcasına çırpınıyordu. Hızlanan trenle birlikte peronun soluk sarı lambaları birer birer geride kalırken, Meryem’in o narin silüeti dumanların arasında yavaşça erimeye başladı.
Orhan, başını kompartımanın soğuk camına yasladı. Gözlerini sımsıkı kapattığında, raylardan gelen o ritmik o ses, uzaklaşan bir aşkın ağıtı gibi yankılanıyordu. Ankara Garı geride kalmıştı. Yağmur o gün o perondaki tüm ayak izlerini silip süpürdü; fakat 1964 kışında, iki kalbin raylar üzerine mühürlenen o sessiz vedasını zaman bile silemedi. Ne giden varabildi tam anlamıyla gideceği yere, ne de kalan söküp atabildi içindeki o ince sızıyı.
Mühürlü Bir Not: Birini o soğuk peronda uğurlarken, aslında kendi ruhumuzdan da bir parçayı o trene bindirip dönüşü olmayan bir yola göndermez miyiz?



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder