1974 yılının o ılık ve iyot kokulu Nisan ikindisinde, İzmir Kordon boyu fayton sesleri ve martı çığlıklarıyla yankılanıyordu. Rüzgar, denizden kopardığı o ferahlatıcı tuz kokusunu kordon boyunca gezinen insanların yüzüne çarpıyordu. Boynunda asılı duran emektar fotoğraf makinesiyle sokak fotoğrafçılığı yapan yirmi yaşındaki Halil, palmiye ağaçlarının gölgesinde bir anlığına durakladı. Vizöründen sokağın ritmini izlerken, kadrajına o girdi. Ahşap bir bankta tek başına oturan, üzerinde uçuk mavi bir baharlık elbise olan genç bir kadın. Elindeki şiir kitabına öylesine dalmıştı ki, etrafındaki kalabalığın, faytonların gürültüsünün farkında bile değildi.
Halil, nefesini tuttu. Kadın, okuduğu bir mısranın etkisiyle başını hafifçe kaldırdı ve denizin ufkuna bakarak o eşsiz, hüzünlü tebessümü dudaklarına yerleştirdi. Rüzgar, kestane rengi saçlarını havalandırdığı tam o saniyede Halil deklanşöre bastı. Şık... Makinenin çıkardığı o ince mekanik ses, kadının dikkatini çekti. Başını çevirip Halil’e baktı. Kızmadı, aksine gözlerinin içiyle o tebessümü Halil’e de sundu. Ardından kitabını usulca çantasına koydu, ayağa kalktı ve arnavut kaldırımlı yolda yürüyerek kalabalığın içinde kayboldu.
O gece karanlık odada, kimyasal suyun içinde o yüz yavaş yavaş belirmeye başladığında Halil’in kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Fotoğraf kusursuzdu. Siyah-beyaz aşk fotoğrafları, genellikle planlı çekilirdi ama bu karede hayatın ta kendisi, o habersiz yakalanan masumiyet vardı. Halil, bu fotoğrafı basıp ertesi gün o bankta bekleyerek kadına hediye etmeye karar verdi. Bu, o eski İzmir aşklarının başlayabileceği en şiirsel bahaneydi.
Ertesi gün, aynı saatte o ahşap bankın karşısındaki çay bahçesinde yerini aldı Halil. Sağ göğsünün cebinde, kenarları özenle kesilmiş o fotoğraf duruyordu. Fakat kadın gelmedi. Bir sonraki gün yine bekledi, yine gelmedi. Rüzgarlar dindi, Nisan yağmurları Kordon’un taşlarını yıkadı, haftalar birbirini kovaladı ama o uçuk mavi elbiseli kadın bir daha o banka hiç oturmadı. Halil’in içindeki o ürkek umut, yerini yavaş yavaş ağır bir hayal kırıklığına bırakıyordu.
Ta ki o yağmurlu Salı sabahına kadar.
Halil, çay bahçesinin tenteli köşesinde oturmuş, bir yandan çayını yudumluyor bir yandan da masanın üzerinde duran günlük gazetesinin sayfalarını çeviriyordu. Gözleri, üçüncü sayfadaki küçük, siyah çerçeveli vefat ilanlarına kaydı. Bir an için nefesi kesildi. Çay bardağı elinden kayıp tabağa çarparken çıkardığı o tiz ses, zihnindeki tüm düşünceleri parçaladı.
Siyah çerçevenin içinde, Halil’in günlerdir göğsünün üzerinde taşıdığı o tanıdık yüz duruyordu.
İlanın altındaki o birkaç satırlık yazı, Halil’in dünyasını başına yıkmaya yetti: "Ailenin biricik kızı, henüz yirmi iki yaşındaki Aylin Sönmez, Aydın yolunda geçirdiği elim bir trafik kazası sonucu aramızdan ayrılmıştır..." Kaza tarihi, Halil’in o fotoğrafı çektiği günün hemen ertesi sabahıydı.
Halil, titreyen elleriyle ceketinin cebindeki o siyah-beyaz fotoğrafı çıkardı. Günlerdir "Neden gelmiyor?" diye kendi kendine kurduğu senaryolar, platonik aşkın o masum sitemleri, gerçeğin bu buz gibi soğukluğu karşısında paramparça olmuştu. Kadın, ne onu reddetmişti ne de başka bir hayat kurmuştu. O, o banktan kalkıp yürüyüp giderken aslında sadece o sokağı değil, bu dünyayı da terk etmeye hazırlanıyordu.
Hüzünlü sonlar, bazen bir terk edilişten değil, kaderin o amansız kesintisinden doğardı. Halil, o günden sonra Kordon boyunda binlerce yüzün fotoğrafını çekti. Ama bir daha asla o banka makinesini doğrultmadı. Çünkü biliyordu ki; cebinde taşıdığı o fotoğraf, bir platonik sevdanın başlangıcı değil, gencecik bir kadının bu dünyaya bıraktığı o en son, o en güzel tebessümün yegane mührüydü.
Mühürlü Bir Not: Bazen günlerce yolunu gözlediğimiz, bize sırtını döndüğünü sandığımız insanların ardında ihanet değil, yaşamın o acımasız ve ani vedası gizlidir. Kendi senaryolarımızda kaybolurken, hayatın yazdığı o kesin ve soğuk sonları kabullenmek insanı ne kadar büyütür?
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)
Bu hikayeye bir fısıltı bırak...
Yorum Gönder
Mühürlü Bir Not Bırak! 📌