1998 yılının o kavurucu Ağustos sıcağında, Eski Foça’nın dar taş sokakları ve sardunya kokulu pencereleri, şehirden kaçan yorgun ruhları ağırlıyordu. Ege’nin o meşhur, ürpertici derecede serin suları, sadece tenleri değil, gençlik sancılarını da yatıştırmak için oradaydı.
Kalbe dokunan hikayeler, yarım kalmış sevdalar ve yaşanmışlıkların izinde edebi bir yolculuk. En içten sevda öyküleri burada
Foça Rüzgarında Dağılan Yaz Aşkı
Sonbahar Rüzgarına Savrulan Çay Kokusu
1967 Moda Sahili: Sonbahar Rüzgarına Savrulan Çay Kokusu
İstanbul, 1967 yılının o hırçın Ekim ayını karşılarken, Moda sahiline inen yokuşta rüzgar, asırlık çınarların sararmış yapraklarını acımasızca savuruyordu. Gökyüzü, yaklaşan ayrılığın habercisi gibi kurşuni bir renge bürünmüştü. Deniz, öfkeli dalgalarıyla kıyıyı döverken, ahşap sandalyeleri ve tahta masalarıyla meşhur o küçük çay bahçesinde sadece birkaç masada müşteri vardı. Selim, rüzgarın içine işleyen soğuğuna inat, yakası aşınmış öğrenci paltosuna sarınmış, gözlerini ufuktaki sisli adalara dikmişti. İnce belli bardaktaki çayı çoktan soğumuş, şekeri erimeden dibine çökmüştü.
Porsuk Çayı’na Düşen Asker Mektupları
1968 yılının o bıçak gibi keskin ayazı, Eskişehir’in meşhur Odunpazarı evlerinin ahşap pencerelerinden içeri usulca sızıyordu. Leyla, ocağın kenarına ilişmiş, titreyen elleriyle tuttuğu o sararmış zarfın üzerindeki askeri damgayı okşuyordu. Dışarıda Porsuk Çayı’nın buz tutmuş suları sessizce akarken, sobadan yayılan kömür kokusu odanın içindeki o ağır hasret havasına karışıyordu. Kemal gideli tam yedi ay olmuştu. Askeri okulu kazandığını öğrendikleri o gün, Kemal'in göğsündeki gururla Leyla'nın gözlerindeki o büyük çaresizliğin birbirine karıştığı an, zamanın durduğu yerdi. Kemal, üniformasını giymek ve vatanı için Eskişehir’i terk etmek zorundaydı; Leyla ise ailesinin katı kurallarıyla çevrili o dar dünyanın içinde, bu sevdanın dilsiz bekçisi olarak geride bırakılmıştı.
Ankara Garı’nın Soğuk Taşlarında Kalan Veda
1964: Ankara Garı’nın Soğuk Taşlarında Kalan Veda
1964 yılının o sert Kasım ayında, Ankara Garı’nın taş duvarları adeta gökten yağan hüznü emiyordu. Gri bulutlar, şehre ağır bir yorgan gibi serilmiş, yağmur peronun mermer zeminine ince ince işlemeye başlamıştı. Devasa saat, zamanı bir cellat edasıyla ilerletirken, etraftaki kalabalığın uğultusu iki insanın arasındaki o derin sessizliğe çarpıp dağılıyordu.
Bir Konağın Sessiz Vedası
İstanbul’un o meşhur, yokuşlu sokaklarından birinde, ahşap kepenkleri yorgunluktan sarkmış, dış cephesi hatıraların ağırlığıyla çatlamış eski bir konak yükselirdi. Bahçesindeki dev ıhlamur ağacı, semtin tüm dertlerini dinlemiş bir bilge gibi göğe uzanırdı. Ancak o sonbahar, ıhlamur ağacının dallarından dökülen sadece yapraklar değildi; sanki zamanın kendisi, bir sevdanın bitişini ilan edercesine toprağa düşüyordu. Eski İstanbul aşkları, işte bu konağın serin sofalarında, gümüş tepsilerde sunulan hüzünlü birer hikaye gibi demlenirdi.
Bir Sevda Masalı
İstanbul, 1954 yılının o meşhur dondurucu kışına hazırlanırken, Beyoğlu’nun dar bir ara sokağındaki yüksek tavanlı pansiyon odasında sadece bir kalem cızırtısı duyuluyordu. Genç yazar adayı Galip, masasının üzerindeki gaz lambasının titrek ışığında, kalbinin atışlarını mürekkebe döküyordu. Onun için romantik mektuplar yazmak, sadece bir haberleşme yöntemi değil; imkansızlığın içinde bir nefes alanı açmaktı. Karşısında duran boş kağıt, sevdiği kadın Leyla’ya giden tek yolun haritasıydı.





