Postada Kaybolan Ömür
1974 yılının o kavurucu Ağustos sıcağında, Beşparmak Dağları’nın eteklerindeki siperlerde barut ve ter kokusu birbirine karışmıştı. Gökyüzü, adanın bitmek bilmeyen güneşi altında adeta eriyor, askerlerin yüzündeki toza ve yorgunluğa yapışıyordu. Haftalardır süren çatışmaların, uykusuz gecelerin ardından bölüğe postanın geldiği o gün, herkesin yüzünde memleketten gelecek bir satır haberin umudu vardı. Yirmi iki yaşındaki Kemal, ismini duyduğunda kalbi göğüs kafesini kırarcasına çarparak komutanının yanına koştu. Elinde, üzerinde Mersin postanesinin damgası olan küçük, sarı bir zarf vardı.
Zarfın içinde kağıt hışırtısından çok, sert bir cismin ağırlığı hissediliyordu. Kemal, titreyen ve barut karası sinmiş parmaklarıyla zarfı usulca yırttı. Avucunun içine, Mersin’in o dar sokaklarındaki gümüşçüden binbir hevesle aldığı, ortasında küçük bir firuze taşı olan o gümüş yüzük düştü. Başka hiçbir şey yoktu. Ne bir mektup, ne bir veda cümlesi, ne de tek bir kelime.
Sadece bir ay önce, cephenin en çetin günlerinden birinde nişanlısı Cemre’ye bir mektup yazmıştı Kemal. "Ölüm burada kol geziyor," demişti o mektupta. "Eğer beni beklemekten yorulduysan, eğer gençliğini bu bilinmezliğin içinde çürütmek istemezsen anlarım. Bana bir şey yazmana bile gerek yok, sadece yüzüğü geri gönder. Sana asla sitem etmem..."
Bu hikayeyi instagmda dinle: https://www.instagram.com/reels/DW7OPqhDGHn/
Avucunda duran o soğuk gümüş, o an Kemal’in sırtına yediği hiçbir merminin veremeyeceği bir acı verdi. Cemre vazgeçmişti. Hayatına devam etmeyi, belki de ailesinin başından beri istediği o varlıklı hayata adım atmayı seçmişti. Kemal o gün, o siperde o yüzüğü toprağa gömdü ve kalbini de o gümüş halkayla beraber o çukura mühürledi. Savaştan sağ salim döndüğünde Mersin’e hiç uğramadı. İçindeki o devasa ihanet duygusuyla Adana’ya yerleşti, kendine sessiz, sevgisiz, duvarları öfkeyle örülmüş yeni bir hayat kurdu.
Yıllar yılları kovaladı. Takvimler 1985’i gösterdiğinde, eski bir asker arkadaşının cenazesi için on bir yıl aradan sonra ilk kez Mersin’e adım attı Kemal. Sokakları dolduran o tanıdık turunçgillerin kokusu, ciğerlerine bir zehir gibi doluyordu. Cenazenin ardından, eskiden hep oturdukları o deniz kenarındaki çay bahçesinde soluklanmak istedi. Masaya henüz oturmuştu ki, yan masadan kalkan yaşlı bir adamın gözleri ona takıldı. Adamın elindeki çay bardağı büyük bir gürültüyle yere düşüp paramparça oldu. Bu, Cemrelerin mahallesindeki eski terzi Nuri Usta’ydı.
"Kemal?" dedi yaşlı adam, sesi bir hayalet görmüş gibi titriyordu. "Kemal... Sen yaşıyorsun? Bize şehit düştü dediler..."
Kemal acı bir tebessümle başını salladı. "Yaşıyorum Nuri Usta. Bedenim yaşıyor en azından. Cemre’nin geri gönderdiği o yüzükten sonra nasıl yaşanırsa, öyle yaşıyorum işte. O nasıldır? Evlenmiştir, çoluk çocuğa karışmıştır o zengin tüccarla..."
Nuri Usta’nın gözlerinden süzülen yaşlar, yılların buruşturduğu yanaklarından aşağı süzüldü. Adamın dudaklarından dökülen kelimeler, Kemal’in on bir yıldır inandığı o acımasız dünyayı saniyeler içinde yerle bir etti.
"Ah be oğlum... Ah be Kemal..." diye inledi yaşlı adam. "Ne yüzüğü, ne evlenmesi? O mektup Cemre’nin eline hiç geçmedi ki. Abisi olacak o zalim Rıza, postaneden kendi aldı mektubu. Cemre’yi o zengin tüccara verebilmek için, nişanı bozsun diye yüzüğü pakete koyup kendi gönderdi sana. Rıza vicdansızı, o akşam meyhanede kör kütük sarhoşken 'Kardeşimi o çulsuzdan kurtardım, yüzüğü kendi ellerimle postaladım' diye övünerek anlatmıştı da bütün mahalle gerçeği öyle öğrenmiştik. Kızın dünyadan haberi yoktu."
Kemal’in nefesi kesildi. Göğsüne koca bir beton bloğun oturduğunu, etrafındaki seslerin bir anda uğultuya dönüştüğünü hissetti.
"Rıza, sana ulaşamayınca 'Kemal şehit düştü, künyesi bile bulunamadı' diye yalan söyledi tüm mahalleye," diye devam etti Nuri Usta, hıçkırıklarını zar zor bastırarak. "Cemre o tüccarla evlenmedi. Karalar bağladı. Saçlarını kesti. Abisinin evinden çıkıp teyzesinin yanına sığındı. On bir yıldır her cuma günü limana iner, adadan gelen gemilere bakar gözü yaşlı... 'Belki ölmemiştir, belki bir gün o gemiden iner' diye diye kurudu kaldı gencecik kız."
Kemal’in o an hissettiği şey öfke değildi, hüzün değildi; bu, insanı çıldırtacak kadar ağır bir çaresizlikti. On bir yıl... On bir yıl boyunca bir hiç uğruna, bir iftira uğruna birbirlerinden kilometrelerce uzakta, birbirlerinin yasını tutmuşlardı. O, Cemre’yi ihanetle suçlayıp nefret ederken; Cemre onun hayali bir mezar taşına gençliğini adamıştı. Kemal oturduğu sandalyeden nasıl kalktığını, limana doğru nasıl koşmaya başladığını bilemedi. Ayakları onu yıllar önce bıraktığı, ama aslında ruhunun hiç ayrılamadığı o yere doğru, çalınmış bir ömrün hesabını sormaya değil, on bir yıllık o sessiz çığlığa sarılmaya götürüyordu.
Mühürlü Bir Not: En büyük trajediler sevgisizlikten değil, söylenemeyen sözlerden ve başkalarının elleriyle yazılan sahte sonlardan doğar. Araya giren bir yalan, iki kalbin gerçeğini çaldığında, o kaybedilen yılların telafisini hangi vuslat ödeyebilir?



Mühürlü Bir Not: En büyük trajediler sevgisizlikten değil, söylenemeyen sözlerden ve başkalarının elleriyle yazılan sahte sonlardan doğar. Araya giren bir yalan, iki kalbin gerçeğini çaldığında, o kaybedilen yılların telafisini hangi vuslat ödeyebilir?
YanıtlaSil