1982 İç Anadolu: Gecenin İçinden Gelen Radyo Sesi ve Kavuşmasız Sadakat
1982 yılının o dondurucu kışında, İç Anadolu’nun uçsuz bucaksız, zifiri karanlık yollarında ilerleyen ağır vasıtanın farları, sadece karla kaplı asfaltı değil, geceyi de ikiye bölüyordu. Direksiyon başındaki Yılmaz, yorgun gözlerini yola dikmişken, kamyonun içini ısıtan tek şey kaloriferin cılız üflemesi değil, göğüs kafesinin altında taşıdığı o görünmez sızıydı. Sağ eliyle direksiyonu sıkıca kavrarken, sol eliyle çatlamış ön konsoldaki radyonun düğmesini usulca çevirdi. Frekanslar arasında gezinirken duyulan o hışırtılı sesler, bozkırın rüzgarına karışıyordu.
Aynı anlarda, o karanlık yolların kilometrelerce uzağında, kerpiç evlerin arasına gizlenmiş küçük bir köy okulunun lojmanında Elif Öğretmen, sobanın üzerinde tıslayan çaydanlığın sesini dinliyordu. Camların kenarları soğuktan buz tutmuştu. Titreyen elleriyle masanın üzerindeki küçük, pilli radyonun antenini düzeltti. İkisi de aynı saatte, aynı ıssızlığın ortasında, tek bir frekansın o cızırtılı sesinde buluşmak için bekliyordu. Saatler gece yarısını gösterdiğinde, yerel radyonun o tok sesli sunucusu mikrofona eğildi.
"Gecenin o koyu karanlığında direksiyon sallayan uzun yol şoförlerine ve yalnızlığın nöbetini tutanlara..." dedi sunucu. Yılmaz, radyosunun sesini biraz daha açtı; motorun ağır gürültüsü bir anlığına silinip gitti. "Sıradaki bu Zeki Müren plağı, ismini vermek istemeyen, tebeşir kokulu ellerden, yolları gözleyen birinden geliyor. 'Bozkırın karanlığını delen o çifte farın sahibine... Kazasız belasız, hayırlı yollar' diyor mesajında."
Elif, sobanın kenarındaki sedire çöktü, dizlerini karnına çekip başını duvara yasladı. Bu, haftalardır süren, sadece ikisinin bildiği o dilsiz ve yüzsüz sevdanın şifresiydi. Yılmaz hiç tanımadığı, yüzünü hiç görmediği bu öğretmenin sesini değil, varlığını seviyordu. Elif ise, o soğuk köy odasında, sadece ona adanmış bir şarkının, o koca kamyonun kabininde yankılandığını bilmenin huzuruna sarılıyordu. Yüz yüze gelmeden, birbirlerinin ismini bile tam bilmeden yaşadıkları bu bağ, kavuşmasız sadakat dedikleri o ağır ve asil yükün ta kendisiydi.
Pikabın iğnesi plağa dokundu; o tanıdık hışırtının ardından Zeki Müren’in o benzersiz, kadife sesi geceyi kucakladı: "Şimdi uzaklardasın... Gönül hicranla doldu..."
Kamyonun kabini, bir an için bozkırın ortasında hareket eden küçük bir tapınağa dönüştü. Yılmaz’ın gözleri doldu, gözyaşları sert rüzgarın vurduğu cama yansıyan silüetine karıştı. Elif ise lojmanda, gözlerini kapatmış, o tınıların içinde Yılmaz’ın yorgun ellerini, yollara bakan o dalgın gözlerini hayal ediyordu. Bir Zeki Müren plağı, kilometrelerce uzaktaki iki yaralı ruhu, görünmez iplerle birbirine düğümlüyordu. Mesafeler bedeni uzak tutabilirdi ama frekansın o cızırtılı dalgalarında ruhlar çoktan el ele tutuşmuştu.
Şarkı bittiğinde, bozkır yeniden o sağır edici sessizliğine gömüldü. Yılmaz vites küçültüp rampayı tırmanmaya başlarken, radyosunu kapatmadı; sadece o anın büyüsünü zihninin en derinine mühürledi. Elif ise radyonun düğmesini usulca çıtlatıp kapattı. İkisi de biliyordu ki, haftaya cuma gecesine kadar birbirlerinin ne sesini duyacaklar ne de bir haber alacaklardı. Ancak o radyo frekansı, hiçbir mektubun, hiçbir temasın veremeyeceği o saf güvenceyi vermişti. 1982’nin o soğuk gecesinde yaşanan bu an, dokunmadan sevmenin, görmeden inanmanın ve mesafelerin getirdiği hüzne rağmen bir kalpte var olabilmenin en şiirsel haliydi.
Mühürlü Bir Not: Birinin yüzünü görmeden, sesini duymadan, sadece sizin için istediği bir şarkının notasında ona sarıldığınızı hissetmek... Gerçek sevda, bedenin değil, ruhun duyduğu o ince frekansta saklı değil midir?
.jpeg)


Mühürlü Bir Not: Birinin yüzünü görmeden, sesini duymadan, sadece sizin için istediği bir şarkının notasında ona sarıldığınızı hissetmek... Gerçek sevda, bedenin değil, ruhun duyduğu o ince frekansta saklı değil midir?
YanıtlaSilYorumunuz için teşekkürler 👏👏👏
YanıtlaSil