Sandıkta Çürüyen Bilet ve Çalınmış Bir Kader
1987 yılının kasvetli bir Ekim ayında, Turgut Öğretmen elli beş yaşının verdiği ağırlıkla, annesinden kalan o eski, ahşap evin yatak odasında yere çökmüştü. Odanın içini genzi yakan ağır bir naftalin ve kurumuş lavanta kokusu kaplamıştı. Geçen hafta toprağa verdiği annesinin eşyalarını toplamak, sandığını boşaltmak ona kalmıştı. Yılların yorgunluğunu taşıyan elleriyle, ceviz ağacından yapılma o devasa çeyiz sandığının kapağını usulca kaldırdı. İçeride sararmış kanaviçeler, kullanılmamış basma kumaşlar ve eski fotoğraflar vardı. Turgut, eşyaları ruhu çekilmiş gibi, donuk ve ağır hareketlerle kenara ayırırken, sandığın en dibinde, işlemeli bir bohçanın altına gizlenmiş küçük, teneke bir kutu ilişti gözüne.
Kutuyu eline aldığında, kapağındaki pas lekeleri parmaklarına bulaştı. İçini açtığında ise, otuz yıldır göğsünde taşıdığı o devasa öfke dağının saniyeler içinde un ufak olup üzerine çökeceğinden henüz habersizdi.
İnstagram Hikayeleri İçin: https://www.instagram.com/hikayeseti/
Kutunun içinde, kenarları kıvrılmış, sararmış bir kağıt parçası ve eski bir tren bileti duruyordu. Turgut’un nefesi boğazında düğümlendi. Gözlüklerini takıp titreyen elleriyle bilete baktı: Ankara - Erzurum, 12 Kasım 1957. Biletin hemen yanındaki o sararmış kağıtta ise kendi el yazısı, otuz yıl öncesinin o heyecanlı, sevdalı mürekkebiyle duruyordu:
"Selma... Benimle o ayaza, o yoksulluğa, ama en çok da o bitmeyecek sevdaya var mısın? Eğer korkarsan anlarım, bu kitap sana son vedamdır. Ama eğer benimle omuz omuza o yolları yürümek istersen, yarın sabah 08:00’de garda, o kömür dumanının altında seni bekliyor olacağım."
Zaman, o küf kokulu odada aniden durdu. Turgut’un zihni, otuz yıl öncesinin o bıçak gibi keskin Ankara ayazına savruldu.
İdealist bir gençti o zamanlar. Erzurum’un zorlu bir köyüne tayini çıkmıştı. Hayatındaki tek dayanağı, kendisi gibi öğretmen olan Selma’ydı. Gitmeden bir gün önce, ona hediye etmek için Sabahattin Ali’nin bir kitabını almış, arasına da umutla aldığı bu iki kişilik bileti ve notu koymuştu. Kitabı paketlemek için masasına bıraktığında, annesi odaya girmiş, "Ver oğlum, ben onu güzelce kurdeleyle sarayım, kıza öyle ver," demişti. Turgut, annesinin bu şefkatine inanmış, paketlenmiş kitabı alıp Gençlik Parkı’nın o dökülen yaprakları altında Selma’ya uzatmıştı. Gözlerine bakıp, "İçinde geleceğimiz var," diyebilmişti sadece.
Ertesi sabah Ankara Garı’nın o dondurucu peronunda saatlerce beklemişti Turgut. 08:00 olmuş, 08:15 geçmişti. Trenin düdüğü acı acı çalarken, kalabalıktan Selma çıkıp gelmemişti. Turgut, o an Selma’nın korkaklığına, Erzurum’un yoksulluğunu seçmeyişine ve sevdalarını yarı yolda bırakmasına lanet okumuştu. Trene binerken kalbini o peronda bırakmış, Selma’yı bir daha hiç aramamış, ona hep o "terk eden" gözüyle bakarak içine kapanık, öfkeli bir adam olarak yaşlanmıştı.
Oysa şimdi, elli beş yaşında, annesinin sandığının başında dizleri üzerine çökmüş hıçkırarak ağlıyordu.
Annesi, Selma’yı oğluna layık görmemişti. Kitabı paketlemeden önce gizlice sayfaların arasını karıştırmış, o bileti ve notu çekip almış, sonra da hiçbir şey olmamış gibi kitabı kurdeleleyip oğlunun eline tutuşturmuştu.
Turgut’un göğsüne saplanan hançer, sadece kendi çalınmış hayatının acısı değildi. Asıl yıkım, Selma’nın otuz yıldır ne yaşadığını idrak ettiği o saniyede geldi. Selma, o paketi açmış, sadece bir kitap bulmuştu. Ertesi sabah Turgut’un veda bile etmeden, hiçbir açıklama yapmadan sessizce çekip gittiğini sanmıştı. Selma, onu yarı yolda bırakmamıştı; o, Turgut’un kendisini bir kitapla teselli edip terk ettiğine inanarak bir ömür boyu kanamıştı. Otuz yıl boyunca Turgut ihanete uğradığını sanırken, aslında her ikisi de o çeyiz sandığının dibinde çürümeye terk edilmişlerdi.
Turgut, elindeki o sararmış bileti göğsüne bastırdı. Teneke kutunun pası gözyaşlarına karışırken, Ankara’nın o kasvetli ikindisinde, bir annenin "şefkat" adı altında işlediği cinayetin, iki masum ömrü nasıl sessizce infaz ettiği o odanın duvarlarına kazındı.
Mühürlü Bir Not: En büyük cinayetler silahla işlenmez; bazen bir kağıt parçasını yerinden oynatmak, iki insanın tüm geleceğini, yaşanmamış çocuklarını ve bir ömürlük gülüşlerini tek bir sandığın dibine gömmeye yeter.




Mühürlü Bir Not: En büyük cinayetler silahla işlenmez; bazen bir kağıt parçasını yerinden oynatmak, iki insanın tüm geleceğini, yaşanmamış çocuklarını ve bir ömürlük gülüşlerini tek bir sandığın dibine gömmeye yeter.
YanıtlaSil